15 Haziran 2012 Cuma

Hakk’a Dostluk Ufkunda Îman Hassâsiyeti Osman Nuri TOPBAŞ Hoca Efendi



Mü’minlerin İslâm’ı idrâk edip hayatlarına tatbik etmekteki hassâsiyet­leri, tıpkı îmanları gibi derece derecedir. Avâmdan havâssa doğru bir kademeleşme sergiler. Kimisi kuyumcu terazisi kadar hassas ve duyarlı, kimisi ise oduncu kantarı gibi hissiz ve kabadır. Kuyumcu terazisi, kıymetine binâen miligramları bile dikkate alır; biraz üflemek dahî ona tesir eder. Bu sebeple kuyumcular, rüzgârsız, kapalı mekânlarda ölçüp tartarlar. Oduncu kantarında ise, değil miligramlar, birkaç kilo fazla veya eksik bile, bir değer ifâde etmez. Zira odunun kıymeti, altınla kābil-i kıyas değildir.
İlâhî emir ve nehiylere riâyetteki titizlik ve hassâsiyet de, kulun Allah ve Rasûl’üne yakınlığı nisbetinde artar, uzaklığı nisbetinde ise azalır. Bu sebeple kimileri, hayatlarında dînin mevkiini asgarî seviyede tutup fetvâ ve ruhsatlarla amel ederken, kimileriyse takvâ ve azîmetlerle amel ederek tam bir itaat gayreti içinde hayatlarını Kur’ân ve Sünnet’e râm ederler. Tabiî ki kulun Allah katındaki mevkii de, bu takvâ derecesine göre belirlenir.

FETVÂ MI TAKVÂ MI?
Bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlemeye çalışırken İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ni görenler sorarlar:
“–Yâ İmam! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mânî bir kir değil; ne diye bu kadar zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?”
İmâm-ı Âzam Hazretleri buyurur:
“–O fetvâdır, bu ise takvâ!..”
Yani Cenâb-ı Hakk’ın sevgili kulları, kendi kulluk hayatlarını kılı kırk yararcasına bir titizlik ve hassâsiyet ile yaşarlar. Hakk’a yakınlık kazanamamış gâfiller ise, ilâhî hakîkatler önünde kendi durumlarını hep kaba ölçülerle değerlendirir, vaziyetlerini toplumun sığ seviyesiyle kıyaslayarak azıcık amellerini yeterli görür, ebedî kurtuluşları hususunda bununla tesellî bulurlar. Cenâb-ı Hakk’ın hep af ve merhametini ifâde eden, “Rahmân, Rahîm, Settâr, Gaffâr” gibi sıfatlarını düşünür de O’nun aynı zamanda celâl ve gazabını da ifâde eden “Müntakim, Kahhâr” gibi sıfatlarını göz ardı ederler. İşte bu hâl, son derece hassas gerçekleri, hiç de hassas olmayan oduncu kantarıyla mîzân etme gafletinden farksızdır.
Bu sebeple sâlih mü’minler, kendilerini her hususta ve dâimâ ilâhî ölçülerle mîzân ederler. Onların kıstası toplum değil, Peygamber Efendimiz (s.a.), sahâbe-i kirâm ve Allah dostlarıdır. Allâh’ın bu sevgili kulları gibi onlar da, ibâdet, muâmelât ve ahlâk hususunda büyük gayret ve fedâkârlıklar göstermelerine rağmen, bu gayretlerini bir “hiç” olarak görür, son nefes endişesiyle yürekleri titrer, dâimâ ilâhî rahmet ve mağfireti ümîd ederler. Yani kâmil mü’minler kendi hâllerini, âdeta kuyumcu terazisi hassâsiyetiyle mîzân ederler. Zira kuyumcu terazisinde miligramların bile değeri çok büyüktür.

ZERRELERİN BÜYÜK HESABI
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfâ­tını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” (ez-Zilzâl, 7-8)
Demek ki ilâhî mizanda zerreler bile hesâb edilecek. Zerre ise kuyumcunun hassas terazisiyle ölçülür, oduncu kantarıyla değil.
Kimi zaman terazinin bir kefesini diğerine ağır bastıran, küçücük bir zerredir. Bu yüzden hiçbir sevap da hiçbir günah da küçük veya ehemmiyetsiz görülmemelidir. Nitekim Allâh’ın rahmeti de gazabı da, bâzen büyük, bâzen vasat, bâzense küçük gibi görünen bir hususta tecellî eder.
Tâbiînden Bilâl bin Sa‘d (r. aleyh)’in şu îkâzı, ne kadar da mânidardır:
“Günahın küçüklüğüne bakma! Fakat kime isyan ettiğine, kime karşı günah işlediğine bak!”
Gönlü Allah korkusu ve muhabbetiyle dipdiri bir mü’minin nazarında, en küçük günahlar bile, alev alev yanan birer kor parçasından farksızdır. Bu sebeple sâlih kullar, değil günahlara dalmak, günah işlenen yerlerden geçmek bile istemezler. Zira o mekânların kasveti, onlara büyük bir iç sıkıntısı verir. Bunun aksine, Hak’tan uzak, gâfil bir insan ise, en ağır cürümleri işlese bile, kalbinde en hafif bir sıkıntı duymaz. Hattâ günahlar ona tatlı bir mûsikî gibi hoş gelir. Zira onun kalp âlemi bütün hassâsiyetini yitirmiş, günahların ıztırâbıyla feryâd etmesi gereken hissiyâtı, du­mû­ra uğramıştır.
Abdullah ibn-i Mes’ûd (r.a.), takvâ ehli bir mü’minle gâfil bir kimsenin günahlara bakışlarındaki hassâsiyet farkını şöyle dile getirmiştir:
“Mü’min, günâhını, altında oturduğu ve sanki her ân üzerine düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi, diye korkar durur. Fâcir ise, günahını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” (Buhârî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3)
Kâmil mü’minlerin günahlardan sakınma hususundaki hassâsiye­ti, sevap kazanma iştiyâkında da kendini gösterir. Zira onlar, kıyâmet günü insanın en küçük bir hayra bile muhtaç olacağı şuuruyla, gayretlerini her an daha da artırmaya çalışırlar.
En küçük amellerin bile kıyâmette ne kadar büyük bir kıymet kazanacağını Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz şöyle haber vermişlerdir:
“Kıyâmet günü insanlar saf saf dizilirler. Derken cehennem ehlinden bir kişi, cennet ehlinden birine rastlar ve:
«–Ey filân! Hatırladın mı, sen su istemiştin de ben sana bir içimlik su vermiştim?» der. Mü’min de o kimseye şefaat eder.
(Cehennemlik olan bir başka) kimse, cennetlik olan birinin yanına varır ve ona:
«–Hatırlıyor musun, sana bir gün abdest suyu vermiştim?» diye (şefaat ister. O da hatırlar) ve ona şefaat eder.
Yine cehennemlik olanlardan biri, cennetlik birisine:
«–Ey filân! Beni şöyle şöyle bir işe gönderdiğin günü hatırlıyor musun? Ben de o gün senin için gitmiştim.» der. Cennetlik olan kimse de ona şefaat eder.” (İbn-i Mâce, Edeb, 8)
Tabiî ki mü’minlerin bu şefaati, Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve iznine bağlıdır. O dilerse affeder, dilemezse affetmez.
Dolayısıyla âhiret hayatında hangi amelin kurtuluş vesîlesi olacağı bilinemez. Bu sebeple büyük-küçük demeden her sâlih amele koşmalı, zamanı en verimli şekilde değerlendirmeli ve dünyadayken Allah için yorulmayı en büyük zevk, lezzet ve nîmet telâkkî etmeliyiz.

HAKK’A YAKINLIK İKLÎMİNİN İNCE EDEPLERİ
Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu kullar;
–En küçük bir sevâba da günâha da büyük bir dikkat göstererek yaşayan müttakîlerdir.
–Allah ve Rasûlü’nde fânî olabilmek iştiyâkıyla kendi hayatlarında Kur’ân ve Sünnet yolundan zerre kadar sapma olmaması için, büyük titizlik gösteren sâdıklardır.
– Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsına girebilmek için; Allah Rasûlü (s.a.) ile, his, fikir ve fiil beraberliği içinde olmaya âzamî gayret gösteren sâlihlerdir.
–Tıpkı karda yürüyen bir kimsenin izini takip edercesine Allah Rasûlü’ne tam bir ittibâ gayreti içinde olan mü’minlerdir.
Nitekim, takvâ ehli bir hadîs âlimi ve müctehid olan İmâm Nevevî Hazretleri, Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in karpuzu nasıl yediğine hadislerde rastlamadığı için damağında bu meyvenin lezzeti kaybolmuş ve ömrü boyunca karpuz yememiştir. Hayatının bütün safhalarını kuşatan, Peygamber’e tam bağlılık gayretiyle, bir karpuzu yerken bile O’nun tarzının dışında hareket etmek ihtimâlinden uzak durmayı tercih etmiştir.
Yine Peygamber âşık­la­rından Seyyid Ahmed-i Yesevî Haz­ret­leri, 63 yaşında vefât eden Ra­sû­lul­lâh’a duyduğu engin muhabbet ve bağlılık sebebiyle, bu yaşından sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, vefât edinceye kadar on yıl, mezar gibi bir mahzende irşad hayatına devam etmiştir.
Hak dostlarından İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de şöyle buyurmuştur:
“Bir keresinde gaflete düşüp unutarak abdesthâneye girerken sağ ayağımı önce attım. (Sünnete uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün bütün mânevî hâllerden mahrum kaldım.”
Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bir gün talebelerinden birine:
“–Bizim keseden bir miktar karanfil getir!” buyurmuştu. O da gidip altı tane karanfil getirdi. İmâm-ı Rabbânî (r. aleyh) bunu görünce mahzun bir edâ ile şöyle buyurdu:
“–Bizim talebeler hâlâ Peygamber Efendimiz’in hadîsinde bildirilen; «Allah tektir, teki sever!»1 kāidesine dikkat etmiyorlar. Hâlbuki buna dikkat etmek müstehabdır. Müstehabı insanlar ne zannediyorlar?! Allâh’ın hoşuna giden böyle müstehap bir amelin karşılığında, bütün dünya ve âhiret verilse kıymeti yoktur.” 2
Görüldüğü üzere, Hakk’a böylesine bir yakınlık iklîminde; farz, vâcip ve sünnetlere ilâveten müstehapların bile bu denli kıymeti büyüktür. Haramlar ve mekruhlar bir tarafa, şüphelilerden sakınmak bile, son derece elzemdir. Zira o muhabbet ve mârifet iklimi, en ufak bir kiri kaldıramayacak sâfiyet ve letâfettedir. En ufak bir ihmâlin büyük bir mahrûmiyetle mukâbele göreceği nâzik bir âlemdir.
Bu sebeple Allah dostları, Hakk’a yakınlık iklîmine girebilmek için çok ince nezâket eleklerinden ve ağır çile çemberlerinden geçirilmişlerdir. Nasıl ki zirveler fırtınasız olmazsa, Hakk’a yakınlık zirvelerinin de çok çetin imtihanları vardır. Dolayısıyla bu mânevî zirvelerde bulunanlar, aşağılarda bulunanlar kadar rahat ve serbest hareket edemezler. Onlar, hâl ve tavırlarına çok daha fazla ihtimam göstermek mecburiyetindedirler. Zira zirvede atılacak yanlış bir adım, hayâtî bir hatâ olur. Sıradan insanlar yaptığında mâzur görülecek pek çok hatâ, o yüksek ruhlar için muazzam bir mahrûmiyet sebebidir. Bu itibarla, avâmî tavırlar o has kullara yakışmaz, Hakk’a dostluğun yüksek hukûkuyla bağdaşmaz. Umum halk için câiz olan pek çok şey, onlar için büyük bir istiğfar sebebidir.
Şu hâdise bu hakîkati ne güzel îzah eder:
Osmanlı’nın son devir mutasavvıflarından Şeyh Muhammed Nûru’l-Arabî’nin “beşerî/cüz’î irâde”yi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu duyan Sultan Abdül­mecid Han, Şeyh Haz­retleri’nin huzur derslerine çağrılarak orada kendisine bu meselenin sorulmasını ister. Şeyh Efendi huzur dersine dâvet edilip kendisine meselenin aslı sorulduğunda şu cevâbı verir:
“Kulda cüz’î bir irâde elbette mevcuttur. Fakat herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz’î bir irâde sahibiyim. Lâkin buraya pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. Demek ki burada irâdem belli bir hususta yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzûrunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Hak dostları da aynen bu misâlde olduğu gibi dâimî bir sûrette Rab’lerinin huzûrunda bulunduğunun idrâki içinde yaşarlar. Allah her yerde hâzır ve nâzır olduğu hâlde pek çok kimse, kendilerini sadece namazda huzûr-i ilâhîde kabul ederler. Hâlbuki belli bir mânevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-i ilâhîde bulundukları idrâki ile yaşarlar. Böyle kimselerde cüz’î irâdenin var sayılıp-sayılmayacağını varın siz takdîr edin.” 
Nitekim âyet-i kerîmede; 
  وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ 
“…Nerede olsanız O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) buyrulmuştur.
Görüldüğü üzere Hakk’a yakınlık iklîminin ölçüleri de, imtihanları da, mükâfâtı da mücâzâtı da bambaşkadır.
SABR-I CEMÎL İMTİHANI
Hazret-i Yâkub (a.s.), Allâh’a en yakın kullar olan peygamberlerdendir. Bu azîz peygamber, evlâtları içinde en çok Yûsuf (a.s.)’da kendi husûsiyetlerini gördüğünden, gönlü ona meyletmiş, ona büyük bir muhabbetle bağlanmıştı. Fakat bu aşırı muhabbet, Hakk’a yakınlığa gölge düşürdüğünden, uzun bir ayrılık acısıyla karşılık gördü.
Hâlbuki her baba, evlâdına muhabbet duyar. Hattâ bâzı babaların evlâdına muhabbeti, düşkünlük derecesindedir. Fakat bunların pek çoğu, Yâkub (a.s.)’ın mâruz kaldığı evlât hasreti imtihânına tâbî tutulmaz. Zira Hazret-i Yâkub, Allâh’ın bir peygamberi ve dostudur. Bu dostluğun yüksek hukûkuna tâbî olmayan umum insanlık için meşrû olan bir hâl, o aziz peygamber hakkında büyük bir ilâhî imtihan mevzuu oldu. Yâ­kub (a.s.) da üs­tüs­te ge­len bütün mu­sî­bet­lere mukâbil, Hakk’a yakınlığa yakışan bir sabır, teslîmiyet ve rızâ hâliyle; “…Ba­na dü­şen an­cak sabr-ı ce­mîl­dir / güzel bir sabırdır…”3 dedi.

DOSTLUK İMTİHANI
Hazret-i İbrahim (a.s.)’ın kalbinde Allah’tan başka hiçbir şeye yer yoktu. Bu yüzden de Cenâb-ı Hak onu kendisine “Halîl” yani “dost” seçmişti. Bunun üzerine melekler:
“–Ey Rabbimiz! İbrahim Sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evlâdı var. Kalbi bunlara meyyâldir...” dediler. 
Cenâb-ı Hak da, İbrahim (a.s.)’ı bu üç hususta ağır imtihanlara tâbî tuttu. İbrahim (a.s.) ise, bu imtihanları Allâh’ın lûtfuyla kazanarak Allâh’ın Halîl’i pâyesine liyâkatini tescil ettirdi. Tevhîd mücâdelesi uğruna gözünü kırpmadan zâlim Nemrud’un ateşine atıldı. Böylece gerektiğinde hiç çekinmeden canını da Rabbine teslîm edebileceğini gösterdi. Fakirlikten korkmaksızın bütün malını infâk etti. Bu sûretle dünya servetinin, kendisini Allâh’ın zikrinden alıkoyamayacağını, kendisi nazarında Allâh’ın zikrinin bütün dünyadan daha kıymetli olduğunu ifâde etti. Ciğerpâresi evlâdını Allah için kurban etmeye götürerek, kendisindeki Allah muhabbetinin bütün fânî muhabbetleri aşmış olduğunu, gönlündeki evlât muhabbetinin Allah muhabbetine gölge düşüremeyeceğini ispat etti. Yani Hakk’a dostluğun en büyük nişânesi olan îtirazsız teslîmiyet, rızâ, fedâkârlık ve muhabbet imtihanlarının hepsinden yüzünün akıyla geçmeye muvaffak oldu. 
Fakat o büyük peygamber, bu yüksek fazîlet­lerine ve sâlih amellerine güvenmeyip yine de Rabbine lâyıkıyla kulluk edebilmekten âciz olduğunu îtiraf ederek Allâh’ın rahmet ve mağfiretine sığındı. Büyük bir âkıbet endişesi içinde: 
 وَلَا تُخْزِن۪ى يَوْمَ يُبْعَثُونَ  
“(Yâ Rabbi! İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcûb etme!” (eş-Şuarâ, 87) niyâzında bulundu.
Demek ki kulun Hak katındaki derecesi arttıkça, imtihanlarının dozu da artırılıyor. Cenâb-ı Hak, sevdiği kullarını sabır, rızâ ve teslîmiyetin en çetin imtihanlarından geçiriyor. En büyük çile ve iptilâların peygamberlere, sonra Allah dostlarına, sonra da derece derece sâlih mü’minlere isâbet etmesi de bu hikmete binâendir. 
Nitekim ârif kullar, Cenâb-ı Hak’tan sıhhat ve âfiyet dilemekle beraber, derecelerinin artmasına vesîle olacak sıkıntı ve iptilâlar azaldığında veya gelmez olduğunda, hâllerinden endişe etmiş, tevbe-istiğfarlarını artırmışlardır.
Yani kul, mâneviyat semâsında yükseldikçe kulluk âdâbının keyfiyeti de son derece incelik kazanmaktadır. Bu tıpkı, yüksek bir binanın zemin katında oturanla kırkıncı katında oturan kimsenin görüş ufkundaki genişliğin farkına benzer. Dünya, ona yaklaşan ve onun içine dalan kişiye çok büyük ve uçsuz-bucaksız görünürken, ondan fiziken veya kalben uzaklaşan kimsenin gözünde küçüldükçe küçülür. Yani yakınlık uzaklık, yükseklik alçaklık; maddî âlemde olduğu kadar, mânevî âlemde de aynı şeyin farklı anlaşılmasına, hakîkatlerin farklı derinliklerde idrâk edilmesine vesîle olur.

OTUZ YIL TEVBE EDİLEN BİR HAMD
Hadis âlimi bir Hak dostu olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri talebelerine; 
“Mü­’min­le­rin dert­le­riy­le dert­len­me­yen, bizden de­ğil­dir.” 4 hadîs-i şerîfini okuturken bir talebesi geldi ve:
“–Üstâdım! Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!” dedi.
O da, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan bu lûtfu karşısında:
“–Elhamdülillâh!” dedi.
Ancak hemen ardından talebelerine okuttuğu hadîs-i şerîfin sırrında derinleşerek büyük bir nedâmetle tevbe etti. Zira dükkânı yanan  mü’min kardeşlerinin acısına bir anlık gafletle bîgâne kalmış ve onların dertleriyle dertlenme hususundaki emr-i Nebevîyi o an için yerine getirememişti. Buna o kadar üzüldü ve mahzun oldu ki, hâdiseyi yıllarca unutamadı. Otuz sene sonra bir dostuna, gönlündeki nedâmeti şöyle ifâde etti:
“–Bir an din kardeşlerimin ıztırâbından gâfil kaldığım için otuz senedir o ânın tevbesi içindeyim...”
Nice insan, din kardeşliği hukukundaki ihmallerin, nemelâzımcılığın, yediği kul haklarının tevbesiyle meşgul olmak bir tarafa, bunların farkına bile varamazken, rakik gönüllü bir Allah dostu, bir an başkalarını düşünemeden söylediği bir “elhamdülillah” sözü için otuz sene istiğfâr ediyor. De­mek ki gönül ufkundaki farklılık, idrak ve telâkkîleri de bambaşka kılıyor.

AVÂMIN VE HAVÂSSIN TAHSİL TELÂKKÎSİ
Mahmud Sâmi Ra­ma­zanoğlu Hazret­le­ri’­ni ziyârete gelenlerden biri, hem muhterem üstâ­dın elini öpüp duâsını almak, hem de yanında getirdiği yeğenlerini tanıştırmak ister. Adamcağız:
“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâ­la­rınızı istirhâm ederiz!” diye yeğenlerini takdim ettiğinde, Efendi Hazretleri tebessüm ederek onlara:
“–Fakir de Dârü’l-Fünûn mezunuyum. Fakat asıl tahsil, mârifetullâhın tahsîlidir!” buyurur.5
Böylece bütün ilimlerin ancak mârife­tul­lah ile bir kıymetinin olacağını, mâri­fetul­lah’tan mahrum bir dünyevî tahsilin kişinin ebe­dî kurtuluşu hususunda bir işe yaramayacağını ifâde eder.
Sâmi Efendi Hazretleri, Dâru’l-Fünûn’un Hu­kuk Fakültesi’ne girebilmenin ve oradan mezun olabilmenin bile çok zor olduğu bir zamanda, bu fakülteden yüksek dereceyle mezun olmuşlardır. Arzu etseler, herkesin tâlibi olduğu hukukla ilgili mesleklerden birini rahatlıkla icrâ edebilecekleri hâlde, herhangi bir kul hakkına girmeme hususundaki yüksek titizliklerinden dolayı bu haklarından ferâgat etmiş, maîşetlerini temin için de, bir işyerinin muhâsebe defterini tutmayı tercih etmişlerdir.
Fakat şu hususu da ifâde edelim ki:
Sâmi Efendi Hazret­leri’nin bu tercihi, böyle mühim vazifeleri yapmamak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Fakat bu mesleklerle iştigâl edecek olanların, ne kadar titiz davranmaları gerektiğinin bir ifâdesidir.
Velhâsıl, Allah ve Rasûl’ünde fânî olan Hak dostlarının her hâli, muhabbet, mârifet, ihlâs ve takvâ ile ihyâ olmuş bir gönlün yüksek hassâ­siyet­lerini yansıtmaktadır. Kulu Allah katında değerli kılan da bu hassâsiyetlerle yaşanan bir kulluk hayatıdır. Bunun içindir ki evliyâullah, bütün hâl­le­riyle bizlere dâimâ takvâ hassâsiyetini tâlim ve telkin etmişlerdir. Zira Cenâb-ı Hak, bizim de o güzel kullar gibi olma yolunda gayret göstermemizi arzu ediyor. Kıyâmetin o dehşetli infilâkında, evliyâullâha verdiği; “onlara korku yok, mahzun da olmayacaklar”6 müjdesine biz kullarının da nâil olmamızı istiyor. Bunun da güzel bir takvâ hayatı yaşamaya bağlı olduğunu bildiriyor.
Cenâb-ı Hak cümlemizi, peygamberlerinin, ashâb-ı kirâmın ve evliyâullâh’ın izinden giderek sırât-ı müstakîm üzere yaşayan, gönülleri takvâ hassâsiyetleriyle müzeyyen sâlih kullarından eylesin. Müslüman olarak yaşayıp müslüman olarak can verebilmeyi ve sâlihlerle birlikte haşrolunmayı lûtf u keremiyle ihsân eylesin.
Âmîn…

Dipnotlar: 1. Buhârî, Deavât, 68. 2. Ebû’l-Hasan en-Nedvî, İmâm-ı Rabbânî, s. 180-181. 3. Bkz. Yûsuf, 18. 4. Bkz. Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87.  5. Bkz. Mustafa Eriş, Mahmûd Sâmî Efendi’den Hâtıralar, I, 20-21. 6. Bkz. Yûnus, 62.

4 yorum:

  1. Allah razı olsun

    hayırlı kandiller...

    YanıtlaSil
  2. Rabbım cümlemizden razı olsun kardeşim.

    YanıtlaSil
  3. Paylaşımlarınızı önemli konular altında yapmışsınız.Teşekkür ederiz. Beton bariyer olarak paylaşımlarınızın devamını dileriz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoşgeldiniz, ALLAH C.C razı olsun kardeşim.....

      Sil