6 Mart 2015 Cuma

::: LEVLAKE LEVLAK :::





Levlake Levlak sana denildi,hem bütün eflak sende dirildi,
Sen yaratıldın Ademden evvel, arşa katıldın mekandan evvel.
Bil sordu ALLAH Ya Adem kimsin, ben Safiyullah dedi Rabbimsin ,
Bil sordu ALLAH Ya İbrahim kimsin, ben Halilullah dedi Rabbimsin ,
Bil sordu ALLAH Ya Musa kimsin, ben Kelimullah dedi Rabbimsin ,
Bil sordu ALLAH Ya İsa kimsin, ben Emrulllah dedi Rabbimsin ,
Bil sordu ALLAH Ya Muhammedine ol Rasulullah sahibi dine,
Ey Muhammedim sen söyle kimsin, ben bir yetimem deki alem bilsin,
Dertler tabibi sensin Ya Rasul, HAK'KIN habibi sultanı Rasul.
Aşkına daldım nurunu buldum, ümmetin oldum ELHAMDÜLİLLAH,
AHMET NECATİ AKSARAY (Kaynak Mebrure COŞAR)
"NOT: Dostlarım değerli şairimiz ve hocamız Ahmet Necati AKSARAY'ın vefatı üzerine yazdığı eserler kayıp olduğundan, bulabildiğim kadarını sizlerle paylaşıyorum. Siz değerli dostlarımdan ricam, ALLAH Rızası için emeğine saygı gösterip beğenip paylaşırken ismi ile paylaşmanızı saygılarımla arz ederim, şimdiden ALLAH hepinizden razı olsun...

::: ABDÜLKADİR GEYLANİ :::






Elif - ALLAH'IN erkanı,
Be - Bağdattır mekanı,
Te - TEVVAB'IN aslanı,
Abdül Kadir Geylani.
Se - Sabittir sırrından,
Cim - Cemalün nurundan,
Ha - Hayatın hılminden,
Abdül Kadir Geylani.
Tı - Tarikat sultanı,
Ze - Zahirde bürhanı,
Ayın - Aşıklar irfanı,
Abdülkadir Geylani.
LAM - La diyemem asla,
Ye - Yazdığım bu fasla,
Sen Ahmed'i bağışla,
Abdülkadir Geylani.
Pirim Abdülkadir dir,
Geylanim dir Hu Hu,
Şeyhim Abdülkadir dir,
Sultanım dır Hu Hu.
AHMET NECATİ AKSARAY (Kaynak Mebrure COŞAR)
NOT: Dostlarım değerli şairimiz ve hocamız Ahmet Necati AKSARAY'ın vefatı üzerine yazdığı eserler kayıp olduğundan, bulabildiğim kadarını sizlerle paylaşıyorum. Siz değerli dostlarımdan ricam, ALLAH Rızası için emeğine saygı gösterip beğenip paylaşırken ismi ile paylaşmanızı saygılarımla arz ederim, şimdiden ALLAH hepinizden razı olsun...

17 Şubat 2015 Salı

EL ASLIHİ VERRUCU - HER ŞEY ASLINA DÖNECEKTİR


 



Şeyh Sa’dî Şirâzî bir eserinde şöyle bildirdi:

Eski sultanlardan biri, Hızır aleyhisselâm’ın ölü veya diri olduğuna dâir delil istedi. Bu yüzden vezirini çağırıp ona; “Hızır aleyhisselâm diri midir?” diye sordu. Vezir, diri olduğunu söyleyince sultan; “Onu davet et gelsin” dedi. Bunun üzerine Vezir; “Onun nerede olduğu bilinmez ve aramakla bulunmaz” dedi. Sultan bulunması için çok ısrar edince, vezir; “Bu iş benimle olmaz. Zirâ bizden çeşit çeşit zulümler zâhir olmaktadır. Bunun için, onun bizimle görüşmesi mümkün değildir. Onu bulmasını Şeyhülislâm’dan iste. Bu iş için o daha münâsiptir. Bulursa ancak o bulur.” dedi. Sultan, Şeyhülislâm’ı huzûruna davet ederek, Hızır aleyhisselâm’ı bulmasını istedi. Şeyhülislâm bulamıyacağını söyleyince, sultan çok ısrar etti. Bunun üzerine Şeyhülislâm sultandan bir süre tanımasını istedi. Bu arada fakir bir zât Şeyhülislâm’ın huzûruna gidip; “Hızır aleyhisselâm’ı arıyormuşsunuz. Beni pâdişâhla buluşturun. Ben onu bulurum.” dedi. Şeyhülislâm, o fakir zâtı sultânın huzûruna götürdü ve “Bu kişi Hızır aleyhisiselâm’ı bulacak.” dedi. Sultan ona; “Hızır aleyhisselâm’ı ne zaman getireceksin?” diye sorunca, o şahıs; “Bu iş için zamana ihtiyaç vardır. Bana kırk gün müsâade et. Bu arada yiyecek bir şeyler de tayin eyle. Hiçbir şeye ihtiyâcım kalmasın. Ben de bu arada ihlâs ile ibâdet edeyim.
Böyle olunca, Hızır aleyhisselâm’ı bulup size getirebilirim.” dedi. Sultan bu zâtın dediklerini kabul etti ve her gün kendi yiyeceklerinden belli bir miktarının onun evine gönderilmesini emretti. Bir miktar da kendisine verdi.

Eve gittiğinde, elindekileri hanımı görünce, onların ne olduğunu sordu. O da durumu hanımına anlatınca, hanımı; “Sen Hızır aleyhisselâm’ı tanıyor musun?” diye sordu. O zât tanımadığını söyledi. Bunun üzerine hanımı; “Kırk gün sonra nasıl bulup da sultâna götüreceksin?” diye sorunca, o zât; “Ben de bilmiyorum. Buna, ihtiyacımızdan dolayı mecbur oldum, fakat böyle yaptığıma pişmanım.” dedi. Aradan otuz dokuz gün geçip, kırkıncı gün olunca, sultan o zâta; “Yarın Hızır aleyhisselâm’ı getirsin.” diye haber gönderdi. Ertesi gün sultan iki süslü atı o zâtın evine gönderdi. O zât hayatından ümîdi keserek, güzelce bir abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kıldı. Allah-ü teâlâ’ya duâ etti ve Peygamber efendimiz s.a.v.’i vesile ederek kurtulmayı talep etti.
Sonra sultânın huzûruna gitti. Bu sırada o zâtın yanında masûm bir çocuk zâhir oldu ve sağ tarafında durdu. Sultan; “Hızır ne zaman gelecek?” dedi. Bunun üzerine o zât “Sultânım, ben hayâtımda hiç Hızır aleyhisselâm’ı görmedim. Fakat fakirliğimden dolayı bu yola başvurdum. Hızır zor durumda olan insanları kurtarır. Beni fakirlikten kurtardığın için bana göre Hızır sensin.” dedi ve sustu.
Sultan hiddetlenerek; “Fakirim deseydin, sana bir şeyler verirdik. Fakat sen Hızır aleyhisselâm’ı bulurum diyerek, kırk gündür bize niçin eziyet ettin?” dedikten sonra, başvezîre; “Şimdi buna ne ceza verelim?” diye sordu. Vezir sultâna; “Emîr ver, bunu parça parça etsinler ve her parçasını bir sokak başına assınlar. Böylece herkese ibret olur. Bundan böyle hiç kimse sultanın huzûrunda yalan söylemez.” dedi; O zâtın yanında duran masûm çocuk; “Her şey aslına dönecektir.” dedi. Sonra sultan, ikinci vezire; “Buna ne yapalım?” diye sordu, ikinci Vezîr, “Bunu bir dibeğe koyup, döve döve keşkek gibi yapalım. Sonra her sokak köşesine bir parça bırakalım. Böylece herkese ibret olur. Bundan böyle hiç kimse sultânın huzûrunda yalan söylemez.” dedi. Yine o masûm çocuk, önce söylediği gibi; “Her şey aslına dönecektir.” dedi. Bu sefer sultan, üçüncü vezire aynı soruyu sorunca, üçüncü vezir; “Başvezîr ve paşa karındaşlarımız güzel söylediler. O, böyle cezaya lâyıktır. Fakat bu şahsın ihtiyâcı çok olmasaydı, kendisini böyle bir tehlikeye atmazdı. Devletli sultânımıza yakışan af ile muâmeledir. Emîr ve ferman sultânımızındır.” dedi. Yine o masûm çocuk; “Her şey aslına dönecektir.” dedi.

Pâdişâh o zâta; “Bu çocuk senin neyin olur?” diye sorunca, o da; “Benim tanıdığım değildi!” Buraya geldiğim zaman, yanıma geldi durdu. Ben de sizin hizmetçiniz sandım.” dedi. Sultan ona; “Sen kimsin? Bunlar birbirine benzemeyen söz söyledikleri hâlde, sen üçüne de aynı cevâbı verdin.” dedi. O masûm çocuk; “Bu şahıs sana kimi getirecekti?” diye sorunca sultan; “Hızır aleyhisselâm’ı getirecekti.” dedi. Bunun üzerine çocuk; “Sultânım, senin bu baş vezirin bir kasabın oğludur. Halkı kırmaktan başka hiçbir işe yaramaz, ikinci vezirin bir ahçı oğludur. Bu da halkı dövmekten başka bir işe yaramaz. Üçüncü vezîr ise, bir vezirin oğludur. Aslına çekip dâima suçluları af eder ve ihsânda bulunur. İşte Hızır benim. Hızır’la buluşmaktan maksat nasihattir. Eğer benden nasihat istersen, sana nasihatim şudur: Baş vezirini bu görevden alıp, kasapbaşı yap. Varsın hayvanları kesmeğe devam etsin, ikinci vezirini bu görevden alıp, ahçıbaşı yap. Keşkek yapmaya devam etsin. Üçüncü vezirini de başvezir yap. Senden bir ricam daha var. Bu zâta tayin ettiğin şeyleri kesme.” dedikten sonra kayboldu.
Sultan onu bulmalarını emretti. Aradılar fakat bulamadılar. Durumu o zâta sordular. O da; “Daha önce onu görmemiştim. Burada gördüm.” dedi. Sultan, Hızır aleyhisselâm’ın söylediklerini hemen yerine getirdi ve o zâta gönderdiği şeyleri de kesmedi.


6 Ocak 2015 Salı

PEYGAMBER EFENDİMİZİN S.A.V DUASI

 
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
 
 
 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

(Lâ ilâhe illâllahül-azîmül-halîm. Lâ ilâhe illâllahu Rabbül-arşil-azîm. Lâ ilâhe illâllahu Rabbüs-semâvâti ve Rabbül-ardi ve Rabbül-arşil-kerîm)

“Azamet ve vakar sahibi Allah’tan başka, ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Arş-ı Âzam sahibi Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Göklerin ve yerin sahibi ve Arş-ı kerim’in mâliki Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur.

”(Buhârî. Tecrîd-i sarîh:2150)


19 Haziran 2013 Çarşamba

HADİSİ ŞERİF





Kur’an-ı Kerim’ in üçte birini bir gecede okumaktan aciz misiniz?

Sahabeler:

“Bir gecede bir kimse Kur’an-ı Kerim’ in üçte birini nasıl okuyabilir?” diye sordular.

Resulullah (SAV): “Kul hüvallâhü ehad, Kur’an’ ın üçte birine denktir.” buyurdu.

(Tirmizi, Fezaili Kuran: 11)

18 Haziran 2013 Salı

TİN SURESİ ANLAMI VE FAZİLETİ


95-008













Anlamı
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1. İncire, zeytine,
2. Sina dağına ,
3. Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki,
4. Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
5 .Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.
6. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.
7. Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir?
8. Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir? 


Fazileti 
Kötü ahlaktan kurtulmak için her gün 7 defa okunur. 


4 Nisan 2013 Perşembe

DUHA SURESİ






BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1 Vedduha

2 Velleyli iza seca

3 Ma vedde'ake rabbüke ve ma kala

4 Ve lel'ahıretü hayrün leke minel'ula

5 Ve lesevfe yu'tıyke rabbüke feterda

6 Elem yecidke yetiymen feava

7 Ve vecedeke dallen feheda

8 Ve vecedeke 'ailen feağna

9 Femmel yetiyme fela takher

10 Ve emmessaile fela tenher

11 Ve emma binı'meti rabbike fehaddis


Duha Suresi Meali


1 Andolsun kuşluk vaktine

2 ve dindiği zaman o geceye ki,

3 Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı!

4 Ve kesinlikle senin için sonu önünden (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır

5 ileride Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın!

6 O, seni bir yetim iken barındırmadı mı?

7 Seni, yol bilmez iken (doğru) yola koymadı mı?

8 Seni bir yoksul iken zengin etmedi mi?

9 Öyle ise, sakın yetime kahretme (onu horlama)!

10 El açıp isteyeni de azarlama!

11 Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat!


FAZİLETİ 

Duha Suresi, okuyanı; ruhi bunalım, sıkıntı ve sitresten kurtarır.

Duha Suresini her sabah 11 defa okuyanın rızkı artar. Yolu açık olur. Farz namazlarının ardından 3 defa okumakta aynı tesiri gösterir.

Duha Suresini; sıkıntıdan kurtulmak, fakirlikten refaha kavuşmak için sürekli okumak gerekir.

Muharrem ayının ilk gecesi, gece yarısı, 4 rekat ALLAH rızası için namaz kılıp, ardından 1000 defa Duha Suresini okuyup," Ya Rabbi bu surenin hürmetine, Peygamber Efendimizin S.A.V. hürmetine, bu seneyi benim ve ailem için mübarek ve mesud kıl" diyerek dua eden, o sene boyunca sıkıntı çekmez, rızkı artar.

31 Ekim 2012 Çarşamba

NEMMÂM



Nemmâm Cennet'e giremez. (Hadîs-i şerîf-Tebyîn-ül-Mehârim)

Size en fenânızı haber vereyim. Nemmâmlık edenler, aranızı bozanlar ve insanları birbirine düşürenlerdir. (Hadîs-i şerîf-İhyâ)

Şunu iyi bil ki; sana birisi hakkında nemmâmlık eden, senin hakkında da başkasına nemmâmlık eder. (Hasan-ı Basrî)

Nemmâm, sihir yapan büyücüden daha kötüdür. Çünkü büyücünün bir ayda yapamadığını nemmâm bir anda yapar. (Yahyâ bin Eksem)

Kabir azâbı en çok dünyâda üstüne idrâr sıçratanlara ve müslümanlar arasında nemmâmlık yapanlara olacaktır. (İmâm-ı Rabbânî)

Nemmâmı dinleyen kimse, onu tasdik etmemelidir. Zîrâ nemmâmın İslâm'da şehâdeti kabûl edilmez. İkinci olarak Nemmâmı nemmâmlık yapmaktan men etmelidir. Zîrâ münkiri nehy vâcibdir. Üçüncü olarak nemmâmlık edilen şahsa nemîme sebebiyle sûizan etmemelidir. Zîrâ müslümana sûizan haramdır. Dördüncü olarak nemmâmın haber verdiği şeyi tecessüs etmemeli araştırmamalıdır. Zîrâ tecessüs haramdır. Beşinci olarak nemmâmın haber verdiğini nemmâm gibi başka bir kimseye ihbâr etmemelidir. (M. Ma'sûm Fârûkî)

Nemmâmın sözünü dinlemek, nemmâmlıktan daha kötüdür. Zîrâ gıybete yol açmaktır. (Mus'ab bin Züheyr)

30 Temmuz 2012 Pazartesi

ALLAH İÇİN





Varsın, hak kapını kimse çalmasın,
Dost bildiklerinde, vefâ kalmasın,
Varsın, selâmını kimse almasın;
Olmaz bir zerresi, Mîzan'da heder,
Verdiğini, Allah için ver yeter…

Varsın, kusurunu döksünler dile,
Ana, bacı, kardeş, çektirsin çile.
Varsın, yüz çevirsin evlâdın bile;
Olmaz bir zerresi, Mizân'da heder;
Sevdiğini, Allah için sev yeter…

EsiLa ♥ www.levlake.com

23 Temmuz 2012 Pazartesi

HZ. Mevlana


‎""Ey Gönül!
Dikkat et âhir zaman bu!
Nefsine uyup da sûrete aldanma!
İblisin bile mâşallah dediği kullar var.
Seveceksen sev vefâ nedir takvâ nedir bileni!
İçinde cennet saklayan virane kullar var..! " 
 
HZ. Mevlana 

Ehlen ve Sehlen Ya Şehr-i Ramazan


::* Ehlen ve Sehlen Ya Şehr-i Ramazan ::*

Ya Hannan ya mennan ya zelcudi vel ihsan,
Sebbit guluben aleniman,
Nercü affeke vel gufran,

Merhaba Merhaba Şehr Ramazan Merhaba,
Merhaba merhaba şehri sıyam merhaba,
Evvel Hu ahir Hu ,

Zahir Hu Batın Hu gul ya Hu ya Hu ya melhu Hak,
LailaheillAllah Muhammedürresulullah,
Ve ilahün vahidün ahedün sameda."

5 Temmuz 2012 Perşembe

BAKARA SURESİ 2/186.



BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM


Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar.


BAKARA 2/186. 

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Berat Kandilimiz Mübarek Olsun


Bismillahirrahmanirrahim

'Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz Kur'an-ı mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir...'(Duhan, 44/1-4)

Ayette geçen, 'mübarek gece'den maksat; Berat  gecesidir. Kur'ânın bu gecede,  Yedinci semadan dünya semasına indirildi. Kadir gecesinde ise ilk kez Peygamber Efendimize indirilmeye başlandı.

Bu gecenin, dört adı vardır. "Mübarek gece", "Berae gecesi" "Sakk gecesi", "Rahmet gecesi". Ve denildi ki bununla Kadir Gecesi arasında kırk gün vardır. Berae ve Sakk gecesi denilmesi hakkında da denilmiştir ki, haraç tamamen alındığı zaman beraetlerini (temize çıkmalarını) dile getiren bir sened yazıldığı gibi, Allah Teâlâ da bu gece mümin kullarına beraet yazar. Ve denilmiştir ki bu gecede beş özellik vardır:

Bu gecenin beş özelliği vardır: 
1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır. 
2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir. 
3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir. 
4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür. 
5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü  günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.

Hazreti Âişe (ranha) bu gecenin fazileti hakkında şunları anlatıyor:
Günün birinde Hazreti Peygamber yanıma girdi. Elbisesini çıkardı. Aradan zaman geçmeden tekrar giyindi. Bunun üzerine beni şüphe, kıskançlık sardı. Ortaklarımdan birinin yanına gidecek sandım ve peşini takip ettim. Medine’nin kabristanı olan Bakîu’l-Garkad’da kendisine eriştim. Mü’minlere ve şehidlere istiğfar ve dua ediyordu. Kendi kendime: ‘Anam babam sana feda olsun! Sen Rabb’ının rızası uğrunda, ben ise dünya peşindeyim!’ diyerek döndüm. Soluk soluğa eve girdim. Arkamdan da Resülüllah (sav) girdi. 

-Neden böyle hızlı nefes alıyorsun?’ dedi. 

Ben, 
-Anam babam uğruna feda olsun. Yanıma gelip elbisenizi çıkardıktan sonra tekrar giyindiniz, beni kıskançlık tuttu. Ortaklarımdan birinin yanına gideceğinizi zannettim. Nihayet sizi kabristana giderken gördüm,dedim. 

Resul–ü Ekrem, 
-Resülüllah sana haksızlık edecek diye mi korkuyorsun?’ dedi. 

Ardından Cibril geldi ve şöyle dedi:
Bu gece Şa’bân’ın on beşinci gecesidir. Cenabı Hak bu gecede Benî Kelb kabilesi koyunlarının sayısı kadar kimseyi cehennemden âzâd eder. Fakat bu gece Allah; müşriklerin, kincilerin, akrabalarıyla münasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların, ana ve babalarına isyan edenlerin, içki düşkünlerinin yüzlerine bakmaz.

Resul–ü Ekrem, elbisesini çıkardı. 
-Bu gece ibadet etmeme müsaade eder misiniz? buyurdu. 

-Evet, sana anam babam feda olsun, dedim. 

Peygamber namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Endişelendim, elimle yokladım. Elim, ayağının altına dokununca kımıldadı. Ben de sevindim. Secdede şöyle niyaz ettiğini işittim: 

‘Allah’ım! azabından afvına, gazabından rızana sığınıyorum. Sen’den yine Sana iltica ediyorum. Şânın yücedir. Sana yaptığım senayı Senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana lâyık bir surette hamd etmekten âcizim.’
Sabah olunca bunları Resul–ü Ekrem’e söyledim. O da, 
- Yâ Âişe, bunları öğrendin mi? dedi. 
-Evet yâ Resülüllah, dedim. 
Resuli Ekrem; 
-Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira bunları bana Cibril öğretti ve secdede bunları okumamı ta’lîm buyurdu.’ dedi.”

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor:

"Her kim bu gece yüz rekat namaz kılarsa yüce Allah ona yüz melek gönderir. Otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu ona cehennem azabından teminat verir. Otuzu da ondan dünya afetlerini savarlar, On'u da ondan şeytanın tuzaklarını hilelerini savarlar."

"Yüce Allah bu gece ümmetine öyle rahmet eder ki Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca."

"Yüce Allah bu gece bütün müslümanlara mağfiret buyurur ancak kâhin, sihirbaz, yahut çok kin güden veya içkiye düşkün olan, yahut ana-babasını inciten, veya zinaya ısrarla devam eden müstesna."
'Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve; 'tevbe eden yok mu! Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim, hastalığından şifa isteyen yok mu ona şifa vereyim. Yok mu şunu isteyen yok mu bunu isteyen' der. Bu durum, sabaha kadar devam eder'

'Ameller, bu ayda âlemlerin Rabb'ı yüce Allah'a arz edilir. Ben de amellerimin oruçlu iken Allah'a arzedilmesini isterim'

Berat Kandili olan bu mübarek geceyi  nasıl ihya edeceğiz?

1-Yatsı ve Sabah namazlarını mutlak surette cemaatle kılmalıyız ki, geceyi sabaha kadar ibadet etmiş olalım.

2- Geceyi oruçlu olarak karşılayalım ve ertesi günü de oruç tutalım.

3- Bir günlük kaza namazı kılalım

4- Berâat gecesinde 100 rek'atlı Hayır Namazı vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.

Hayır Namazı

Niyet


"Yâ Rabbî, niyet ettim senin rızâ-i şerîfin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip süedâ defterine kaydeyle, Allâhü Ekber'

Kılınışı

Her rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur

İki rek'atte bir selâm verilerek 100 rek'atte tamamlanır

Her rek'atte 100 İhlâs-ı şerîf okumak sûretiyle 10 rek'at olarak da kılınabilir.

(Hz. Allâh'ın HÛ ism-i şerîfinin ebced hesâbına göre adedi olan) 11 şey, (TÂHÂ'nın ebced hesâbıyla adedi olan) 14 kere okunur. (TÂHÂ Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in ismidir.

İstiğfâr-ı şerîf: 14 kere ,  
Salevât-ı şerîfe: 14 kere, 
Fâtiha-i şerîfe (besmeleyle): 14 kere,  
Âyetü'l-Kürsî (besmeleyle): 14 kere
Lekad câeküm...' (besmeleyle): 14 kere (Yani Tevbe Suresinin son iki ayeti 128 ve 129. Ayet) 

14 kere 'Yâsîn' dedikten sonra 1 Yâsîn-i Şerîf
İhlâs-ı şerîf (besmeleyle): 14 kere
Felak Suresi  (besmeleyle): 14 kere
Nas Suresi (besmeleyle): 14 kere
14 kere

"Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym."

Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak efdaldir): 14 kere

"Allâahümme salli alâa seyyidinâa Muhammedin ve alâa âali seyyidinâa Muhammedin salâaten tünciinâa bihâa min cemî'ıl-ehvâali ve'l âafâat. Ve takdıy lenâa bihâa cemî'alhaacâat ve tütahhirunâa bihâa min cemî'ıs-seyyi'âat ve terfeunâa bihâa ındeke a'led-derecâat ve tübelliğunâa bihâa aksa'l gaayâat. Min cemî'ıl-hayrâti fi'l-hayâati ve ba'del-memâat. İnneke alâa külli şey'in kadiyr."

Mânâsı:
Allâh'ım, Efendimiz Muhammed'e ve ehl-i beytine bizi bütün korku ve âfetlerden kurtaracağın, bütün ihtiyaçlarımızı göndereceğin, bütün günahlarımızdan temizleyeceğin, nezdindeki derecelerin en yücesine yükselteceğin, hayatta ve ölümden sonra bütün hayırların nihâyetine ulaştıracağın şekilde râhmet eyle. Muhakkak sen her şeye kaadirsin.“
Bunlardan sonra duâ yapılır.

5- Berâat Gecesi, bu gecede hiç olmazsa bir Tesbih Namazı kılınır.

15 Haziran 2012 Cuma

Hakk’a Dostluk Ufkunda Îman Hassâsiyeti Osman Nuri TOPBAŞ Hoca Efendi



Mü’minlerin İslâm’ı idrâk edip hayatlarına tatbik etmekteki hassâsiyet­leri, tıpkı îmanları gibi derece derecedir. Avâmdan havâssa doğru bir kademeleşme sergiler. Kimisi kuyumcu terazisi kadar hassas ve duyarlı, kimisi ise oduncu kantarı gibi hissiz ve kabadır. Kuyumcu terazisi, kıymetine binâen miligramları bile dikkate alır; biraz üflemek dahî ona tesir eder. Bu sebeple kuyumcular, rüzgârsız, kapalı mekânlarda ölçüp tartarlar. Oduncu kantarında ise, değil miligramlar, birkaç kilo fazla veya eksik bile, bir değer ifâde etmez. Zira odunun kıymeti, altınla kābil-i kıyas değildir.
İlâhî emir ve nehiylere riâyetteki titizlik ve hassâsiyet de, kulun Allah ve Rasûl’üne yakınlığı nisbetinde artar, uzaklığı nisbetinde ise azalır. Bu sebeple kimileri, hayatlarında dînin mevkiini asgarî seviyede tutup fetvâ ve ruhsatlarla amel ederken, kimileriyse takvâ ve azîmetlerle amel ederek tam bir itaat gayreti içinde hayatlarını Kur’ân ve Sünnet’e râm ederler. Tabiî ki kulun Allah katındaki mevkii de, bu takvâ derecesine göre belirlenir.

FETVÂ MI TAKVÂ MI?
Bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlemeye çalışırken İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ni görenler sorarlar:
“–Yâ İmam! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mânî bir kir değil; ne diye bu kadar zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?”
İmâm-ı Âzam Hazretleri buyurur:
“–O fetvâdır, bu ise takvâ!..”
Yani Cenâb-ı Hakk’ın sevgili kulları, kendi kulluk hayatlarını kılı kırk yararcasına bir titizlik ve hassâsiyet ile yaşarlar. Hakk’a yakınlık kazanamamış gâfiller ise, ilâhî hakîkatler önünde kendi durumlarını hep kaba ölçülerle değerlendirir, vaziyetlerini toplumun sığ seviyesiyle kıyaslayarak azıcık amellerini yeterli görür, ebedî kurtuluşları hususunda bununla tesellî bulurlar. Cenâb-ı Hakk’ın hep af ve merhametini ifâde eden, “Rahmân, Rahîm, Settâr, Gaffâr” gibi sıfatlarını düşünür de O’nun aynı zamanda celâl ve gazabını da ifâde eden “Müntakim, Kahhâr” gibi sıfatlarını göz ardı ederler. İşte bu hâl, son derece hassas gerçekleri, hiç de hassas olmayan oduncu kantarıyla mîzân etme gafletinden farksızdır.
Bu sebeple sâlih mü’minler, kendilerini her hususta ve dâimâ ilâhî ölçülerle mîzân ederler. Onların kıstası toplum değil, Peygamber Efendimiz (s.a.), sahâbe-i kirâm ve Allah dostlarıdır. Allâh’ın bu sevgili kulları gibi onlar da, ibâdet, muâmelât ve ahlâk hususunda büyük gayret ve fedâkârlıklar göstermelerine rağmen, bu gayretlerini bir “hiç” olarak görür, son nefes endişesiyle yürekleri titrer, dâimâ ilâhî rahmet ve mağfireti ümîd ederler. Yani kâmil mü’minler kendi hâllerini, âdeta kuyumcu terazisi hassâsiyetiyle mîzân ederler. Zira kuyumcu terazisinde miligramların bile değeri çok büyüktür.

ZERRELERİN BÜYÜK HESABI
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfâ­tını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” (ez-Zilzâl, 7-8)
Demek ki ilâhî mizanda zerreler bile hesâb edilecek. Zerre ise kuyumcunun hassas terazisiyle ölçülür, oduncu kantarıyla değil.
Kimi zaman terazinin bir kefesini diğerine ağır bastıran, küçücük bir zerredir. Bu yüzden hiçbir sevap da hiçbir günah da küçük veya ehemmiyetsiz görülmemelidir. Nitekim Allâh’ın rahmeti de gazabı da, bâzen büyük, bâzen vasat, bâzense küçük gibi görünen bir hususta tecellî eder.
Tâbiînden Bilâl bin Sa‘d (r. aleyh)’in şu îkâzı, ne kadar da mânidardır:
“Günahın küçüklüğüne bakma! Fakat kime isyan ettiğine, kime karşı günah işlediğine bak!”
Gönlü Allah korkusu ve muhabbetiyle dipdiri bir mü’minin nazarında, en küçük günahlar bile, alev alev yanan birer kor parçasından farksızdır. Bu sebeple sâlih kullar, değil günahlara dalmak, günah işlenen yerlerden geçmek bile istemezler. Zira o mekânların kasveti, onlara büyük bir iç sıkıntısı verir. Bunun aksine, Hak’tan uzak, gâfil bir insan ise, en ağır cürümleri işlese bile, kalbinde en hafif bir sıkıntı duymaz. Hattâ günahlar ona tatlı bir mûsikî gibi hoş gelir. Zira onun kalp âlemi bütün hassâsiyetini yitirmiş, günahların ıztırâbıyla feryâd etmesi gereken hissiyâtı, du­mû­ra uğramıştır.
Abdullah ibn-i Mes’ûd (r.a.), takvâ ehli bir mü’minle gâfil bir kimsenin günahlara bakışlarındaki hassâsiyet farkını şöyle dile getirmiştir:
“Mü’min, günâhını, altında oturduğu ve sanki her ân üzerine düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi, diye korkar durur. Fâcir ise, günahını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” (Buhârî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3)
Kâmil mü’minlerin günahlardan sakınma hususundaki hassâsiye­ti, sevap kazanma iştiyâkında da kendini gösterir. Zira onlar, kıyâmet günü insanın en küçük bir hayra bile muhtaç olacağı şuuruyla, gayretlerini her an daha da artırmaya çalışırlar.
En küçük amellerin bile kıyâmette ne kadar büyük bir kıymet kazanacağını Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz şöyle haber vermişlerdir:
“Kıyâmet günü insanlar saf saf dizilirler. Derken cehennem ehlinden bir kişi, cennet ehlinden birine rastlar ve:
«–Ey filân! Hatırladın mı, sen su istemiştin de ben sana bir içimlik su vermiştim?» der. Mü’min de o kimseye şefaat eder.
(Cehennemlik olan bir başka) kimse, cennetlik olan birinin yanına varır ve ona:
«–Hatırlıyor musun, sana bir gün abdest suyu vermiştim?» diye (şefaat ister. O da hatırlar) ve ona şefaat eder.
Yine cehennemlik olanlardan biri, cennetlik birisine:
«–Ey filân! Beni şöyle şöyle bir işe gönderdiğin günü hatırlıyor musun? Ben de o gün senin için gitmiştim.» der. Cennetlik olan kimse de ona şefaat eder.” (İbn-i Mâce, Edeb, 8)
Tabiî ki mü’minlerin bu şefaati, Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve iznine bağlıdır. O dilerse affeder, dilemezse affetmez.
Dolayısıyla âhiret hayatında hangi amelin kurtuluş vesîlesi olacağı bilinemez. Bu sebeple büyük-küçük demeden her sâlih amele koşmalı, zamanı en verimli şekilde değerlendirmeli ve dünyadayken Allah için yorulmayı en büyük zevk, lezzet ve nîmet telâkkî etmeliyiz.

HAKK’A YAKINLIK İKLÎMİNİN İNCE EDEPLERİ
Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu kullar;
–En küçük bir sevâba da günâha da büyük bir dikkat göstererek yaşayan müttakîlerdir.
–Allah ve Rasûlü’nde fânî olabilmek iştiyâkıyla kendi hayatlarında Kur’ân ve Sünnet yolundan zerre kadar sapma olmaması için, büyük titizlik gösteren sâdıklardır.
– Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsına girebilmek için; Allah Rasûlü (s.a.) ile, his, fikir ve fiil beraberliği içinde olmaya âzamî gayret gösteren sâlihlerdir.
–Tıpkı karda yürüyen bir kimsenin izini takip edercesine Allah Rasûlü’ne tam bir ittibâ gayreti içinde olan mü’minlerdir.
Nitekim, takvâ ehli bir hadîs âlimi ve müctehid olan İmâm Nevevî Hazretleri, Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’in karpuzu nasıl yediğine hadislerde rastlamadığı için damağında bu meyvenin lezzeti kaybolmuş ve ömrü boyunca karpuz yememiştir. Hayatının bütün safhalarını kuşatan, Peygamber’e tam bağlılık gayretiyle, bir karpuzu yerken bile O’nun tarzının dışında hareket etmek ihtimâlinden uzak durmayı tercih etmiştir.
Yine Peygamber âşık­la­rından Seyyid Ahmed-i Yesevî Haz­ret­leri, 63 yaşında vefât eden Ra­sû­lul­lâh’a duyduğu engin muhabbet ve bağlılık sebebiyle, bu yaşından sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, vefât edinceye kadar on yıl, mezar gibi bir mahzende irşad hayatına devam etmiştir.
Hak dostlarından İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de şöyle buyurmuştur:
“Bir keresinde gaflete düşüp unutarak abdesthâneye girerken sağ ayağımı önce attım. (Sünnete uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün bütün mânevî hâllerden mahrum kaldım.”
Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bir gün talebelerinden birine:
“–Bizim keseden bir miktar karanfil getir!” buyurmuştu. O da gidip altı tane karanfil getirdi. İmâm-ı Rabbânî (r. aleyh) bunu görünce mahzun bir edâ ile şöyle buyurdu:
“–Bizim talebeler hâlâ Peygamber Efendimiz’in hadîsinde bildirilen; «Allah tektir, teki sever!»1 kāidesine dikkat etmiyorlar. Hâlbuki buna dikkat etmek müstehabdır. Müstehabı insanlar ne zannediyorlar?! Allâh’ın hoşuna giden böyle müstehap bir amelin karşılığında, bütün dünya ve âhiret verilse kıymeti yoktur.” 2
Görüldüğü üzere, Hakk’a böylesine bir yakınlık iklîminde; farz, vâcip ve sünnetlere ilâveten müstehapların bile bu denli kıymeti büyüktür. Haramlar ve mekruhlar bir tarafa, şüphelilerden sakınmak bile, son derece elzemdir. Zira o muhabbet ve mârifet iklimi, en ufak bir kiri kaldıramayacak sâfiyet ve letâfettedir. En ufak bir ihmâlin büyük bir mahrûmiyetle mukâbele göreceği nâzik bir âlemdir.
Bu sebeple Allah dostları, Hakk’a yakınlık iklîmine girebilmek için çok ince nezâket eleklerinden ve ağır çile çemberlerinden geçirilmişlerdir. Nasıl ki zirveler fırtınasız olmazsa, Hakk’a yakınlık zirvelerinin de çok çetin imtihanları vardır. Dolayısıyla bu mânevî zirvelerde bulunanlar, aşağılarda bulunanlar kadar rahat ve serbest hareket edemezler. Onlar, hâl ve tavırlarına çok daha fazla ihtimam göstermek mecburiyetindedirler. Zira zirvede atılacak yanlış bir adım, hayâtî bir hatâ olur. Sıradan insanlar yaptığında mâzur görülecek pek çok hatâ, o yüksek ruhlar için muazzam bir mahrûmiyet sebebidir. Bu itibarla, avâmî tavırlar o has kullara yakışmaz, Hakk’a dostluğun yüksek hukûkuyla bağdaşmaz. Umum halk için câiz olan pek çok şey, onlar için büyük bir istiğfar sebebidir.
Şu hâdise bu hakîkati ne güzel îzah eder:
Osmanlı’nın son devir mutasavvıflarından Şeyh Muhammed Nûru’l-Arabî’nin “beşerî/cüz’î irâde”yi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu duyan Sultan Abdül­mecid Han, Şeyh Haz­retleri’nin huzur derslerine çağrılarak orada kendisine bu meselenin sorulmasını ister. Şeyh Efendi huzur dersine dâvet edilip kendisine meselenin aslı sorulduğunda şu cevâbı verir:
“Kulda cüz’î bir irâde elbette mevcuttur. Fakat herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz’î bir irâde sahibiyim. Lâkin buraya pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. Demek ki burada irâdem belli bir hususta yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzûrunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Hak dostları da aynen bu misâlde olduğu gibi dâimî bir sûrette Rab’lerinin huzûrunda bulunduğunun idrâki içinde yaşarlar. Allah her yerde hâzır ve nâzır olduğu hâlde pek çok kimse, kendilerini sadece namazda huzûr-i ilâhîde kabul ederler. Hâlbuki belli bir mânevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-i ilâhîde bulundukları idrâki ile yaşarlar. Böyle kimselerde cüz’î irâdenin var sayılıp-sayılmayacağını varın siz takdîr edin.” 
Nitekim âyet-i kerîmede; 
  وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ 
“…Nerede olsanız O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) buyrulmuştur.
Görüldüğü üzere Hakk’a yakınlık iklîminin ölçüleri de, imtihanları da, mükâfâtı da mücâzâtı da bambaşkadır.
SABR-I CEMÎL İMTİHANI
Hazret-i Yâkub (a.s.), Allâh’a en yakın kullar olan peygamberlerdendir. Bu azîz peygamber, evlâtları içinde en çok Yûsuf (a.s.)’da kendi husûsiyetlerini gördüğünden, gönlü ona meyletmiş, ona büyük bir muhabbetle bağlanmıştı. Fakat bu aşırı muhabbet, Hakk’a yakınlığa gölge düşürdüğünden, uzun bir ayrılık acısıyla karşılık gördü.
Hâlbuki her baba, evlâdına muhabbet duyar. Hattâ bâzı babaların evlâdına muhabbeti, düşkünlük derecesindedir. Fakat bunların pek çoğu, Yâkub (a.s.)’ın mâruz kaldığı evlât hasreti imtihânına tâbî tutulmaz. Zira Hazret-i Yâkub, Allâh’ın bir peygamberi ve dostudur. Bu dostluğun yüksek hukûkuna tâbî olmayan umum insanlık için meşrû olan bir hâl, o aziz peygamber hakkında büyük bir ilâhî imtihan mevzuu oldu. Yâ­kub (a.s.) da üs­tüs­te ge­len bütün mu­sî­bet­lere mukâbil, Hakk’a yakınlığa yakışan bir sabır, teslîmiyet ve rızâ hâliyle; “…Ba­na dü­şen an­cak sabr-ı ce­mîl­dir / güzel bir sabırdır…”3 dedi.

DOSTLUK İMTİHANI
Hazret-i İbrahim (a.s.)’ın kalbinde Allah’tan başka hiçbir şeye yer yoktu. Bu yüzden de Cenâb-ı Hak onu kendisine “Halîl” yani “dost” seçmişti. Bunun üzerine melekler:
“–Ey Rabbimiz! İbrahim Sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evlâdı var. Kalbi bunlara meyyâldir...” dediler. 
Cenâb-ı Hak da, İbrahim (a.s.)’ı bu üç hususta ağır imtihanlara tâbî tuttu. İbrahim (a.s.) ise, bu imtihanları Allâh’ın lûtfuyla kazanarak Allâh’ın Halîl’i pâyesine liyâkatini tescil ettirdi. Tevhîd mücâdelesi uğruna gözünü kırpmadan zâlim Nemrud’un ateşine atıldı. Böylece gerektiğinde hiç çekinmeden canını da Rabbine teslîm edebileceğini gösterdi. Fakirlikten korkmaksızın bütün malını infâk etti. Bu sûretle dünya servetinin, kendisini Allâh’ın zikrinden alıkoyamayacağını, kendisi nazarında Allâh’ın zikrinin bütün dünyadan daha kıymetli olduğunu ifâde etti. Ciğerpâresi evlâdını Allah için kurban etmeye götürerek, kendisindeki Allah muhabbetinin bütün fânî muhabbetleri aşmış olduğunu, gönlündeki evlât muhabbetinin Allah muhabbetine gölge düşüremeyeceğini ispat etti. Yani Hakk’a dostluğun en büyük nişânesi olan îtirazsız teslîmiyet, rızâ, fedâkârlık ve muhabbet imtihanlarının hepsinden yüzünün akıyla geçmeye muvaffak oldu. 
Fakat o büyük peygamber, bu yüksek fazîlet­lerine ve sâlih amellerine güvenmeyip yine de Rabbine lâyıkıyla kulluk edebilmekten âciz olduğunu îtiraf ederek Allâh’ın rahmet ve mağfiretine sığındı. Büyük bir âkıbet endişesi içinde: 
 وَلَا تُخْزِن۪ى يَوْمَ يُبْعَثُونَ  
“(Yâ Rabbi! İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcûb etme!” (eş-Şuarâ, 87) niyâzında bulundu.
Demek ki kulun Hak katındaki derecesi arttıkça, imtihanlarının dozu da artırılıyor. Cenâb-ı Hak, sevdiği kullarını sabır, rızâ ve teslîmiyetin en çetin imtihanlarından geçiriyor. En büyük çile ve iptilâların peygamberlere, sonra Allah dostlarına, sonra da derece derece sâlih mü’minlere isâbet etmesi de bu hikmete binâendir. 
Nitekim ârif kullar, Cenâb-ı Hak’tan sıhhat ve âfiyet dilemekle beraber, derecelerinin artmasına vesîle olacak sıkıntı ve iptilâlar azaldığında veya gelmez olduğunda, hâllerinden endişe etmiş, tevbe-istiğfarlarını artırmışlardır.
Yani kul, mâneviyat semâsında yükseldikçe kulluk âdâbının keyfiyeti de son derece incelik kazanmaktadır. Bu tıpkı, yüksek bir binanın zemin katında oturanla kırkıncı katında oturan kimsenin görüş ufkundaki genişliğin farkına benzer. Dünya, ona yaklaşan ve onun içine dalan kişiye çok büyük ve uçsuz-bucaksız görünürken, ondan fiziken veya kalben uzaklaşan kimsenin gözünde küçüldükçe küçülür. Yani yakınlık uzaklık, yükseklik alçaklık; maddî âlemde olduğu kadar, mânevî âlemde de aynı şeyin farklı anlaşılmasına, hakîkatlerin farklı derinliklerde idrâk edilmesine vesîle olur.

OTUZ YIL TEVBE EDİLEN BİR HAMD
Hadis âlimi bir Hak dostu olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri talebelerine; 
“Mü­’min­le­rin dert­le­riy­le dert­len­me­yen, bizden de­ğil­dir.” 4 hadîs-i şerîfini okuturken bir talebesi geldi ve:
“–Üstâdım! Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!” dedi.
O da, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan bu lûtfu karşısında:
“–Elhamdülillâh!” dedi.
Ancak hemen ardından talebelerine okuttuğu hadîs-i şerîfin sırrında derinleşerek büyük bir nedâmetle tevbe etti. Zira dükkânı yanan  mü’min kardeşlerinin acısına bir anlık gafletle bîgâne kalmış ve onların dertleriyle dertlenme hususundaki emr-i Nebevîyi o an için yerine getirememişti. Buna o kadar üzüldü ve mahzun oldu ki, hâdiseyi yıllarca unutamadı. Otuz sene sonra bir dostuna, gönlündeki nedâmeti şöyle ifâde etti:
“–Bir an din kardeşlerimin ıztırâbından gâfil kaldığım için otuz senedir o ânın tevbesi içindeyim...”
Nice insan, din kardeşliği hukukundaki ihmallerin, nemelâzımcılığın, yediği kul haklarının tevbesiyle meşgul olmak bir tarafa, bunların farkına bile varamazken, rakik gönüllü bir Allah dostu, bir an başkalarını düşünemeden söylediği bir “elhamdülillah” sözü için otuz sene istiğfâr ediyor. De­mek ki gönül ufkundaki farklılık, idrak ve telâkkîleri de bambaşka kılıyor.

AVÂMIN VE HAVÂSSIN TAHSİL TELÂKKÎSİ
Mahmud Sâmi Ra­ma­zanoğlu Hazret­le­ri’­ni ziyârete gelenlerden biri, hem muhterem üstâ­dın elini öpüp duâsını almak, hem de yanında getirdiği yeğenlerini tanıştırmak ister. Adamcağız:
“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâ­la­rınızı istirhâm ederiz!” diye yeğenlerini takdim ettiğinde, Efendi Hazretleri tebessüm ederek onlara:
“–Fakir de Dârü’l-Fünûn mezunuyum. Fakat asıl tahsil, mârifetullâhın tahsîlidir!” buyurur.5
Böylece bütün ilimlerin ancak mârife­tul­lah ile bir kıymetinin olacağını, mâri­fetul­lah’tan mahrum bir dünyevî tahsilin kişinin ebe­dî kurtuluşu hususunda bir işe yaramayacağını ifâde eder.
Sâmi Efendi Hazretleri, Dâru’l-Fünûn’un Hu­kuk Fakültesi’ne girebilmenin ve oradan mezun olabilmenin bile çok zor olduğu bir zamanda, bu fakülteden yüksek dereceyle mezun olmuşlardır. Arzu etseler, herkesin tâlibi olduğu hukukla ilgili mesleklerden birini rahatlıkla icrâ edebilecekleri hâlde, herhangi bir kul hakkına girmeme hususundaki yüksek titizliklerinden dolayı bu haklarından ferâgat etmiş, maîşetlerini temin için de, bir işyerinin muhâsebe defterini tutmayı tercih etmişlerdir.
Fakat şu hususu da ifâde edelim ki:
Sâmi Efendi Hazret­leri’nin bu tercihi, böyle mühim vazifeleri yapmamak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Fakat bu mesleklerle iştigâl edecek olanların, ne kadar titiz davranmaları gerektiğinin bir ifâdesidir.
Velhâsıl, Allah ve Rasûl’ünde fânî olan Hak dostlarının her hâli, muhabbet, mârifet, ihlâs ve takvâ ile ihyâ olmuş bir gönlün yüksek hassâ­siyet­lerini yansıtmaktadır. Kulu Allah katında değerli kılan da bu hassâsiyetlerle yaşanan bir kulluk hayatıdır. Bunun içindir ki evliyâullah, bütün hâl­le­riyle bizlere dâimâ takvâ hassâsiyetini tâlim ve telkin etmişlerdir. Zira Cenâb-ı Hak, bizim de o güzel kullar gibi olma yolunda gayret göstermemizi arzu ediyor. Kıyâmetin o dehşetli infilâkında, evliyâullâha verdiği; “onlara korku yok, mahzun da olmayacaklar”6 müjdesine biz kullarının da nâil olmamızı istiyor. Bunun da güzel bir takvâ hayatı yaşamaya bağlı olduğunu bildiriyor.
Cenâb-ı Hak cümlemizi, peygamberlerinin, ashâb-ı kirâmın ve evliyâullâh’ın izinden giderek sırât-ı müstakîm üzere yaşayan, gönülleri takvâ hassâsiyetleriyle müzeyyen sâlih kullarından eylesin. Müslüman olarak yaşayıp müslüman olarak can verebilmeyi ve sâlihlerle birlikte haşrolunmayı lûtf u keremiyle ihsân eylesin.
Âmîn…

Dipnotlar: 1. Buhârî, Deavât, 68. 2. Ebû’l-Hasan en-Nedvî, İmâm-ı Rabbânî, s. 180-181. 3. Bkz. Yûsuf, 18. 4. Bkz. Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87.  5. Bkz. Mustafa Eriş, Mahmûd Sâmî Efendi’den Hâtıralar, I, 20-21. 6. Bkz. Yûnus, 62.

MİRAÇ KANDİLİ



Miraç Kandili, nedir, peygamberimiz niçin miraca çıkmıştır, en iyi şekilde nasıl değerlendirilir?


Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.
Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:


“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)


Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:


“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)


Miraç nasıl oldu?
Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.
Bir rivayette Hz. İsa'nın doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.


Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.
Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.
Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.
Süleyman Çelebi'nin dediği gibi 


“Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti” İnşaallah...


Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.


Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.


Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.


Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.


Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize soru yönelttiler.


Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:
“Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”


Bunun üzerine müşrikler:
“Vallahi dos doğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.


O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.


Peygamberimiz neden mirac’a çıktı?
Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.
Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.


Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.


Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi'râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.


Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...


Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir?
Soru: “Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”


Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O’ na sonsuz şekilde uzaktır.
Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.
Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.
Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.


Bir insan nasıl göklere çıkabilir?
Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”


Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?


Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı?
Soru: "Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?"


Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.


Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.


Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir.
Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü'1-Me'vâ'nın gövdesi olan Sidretü'l-Müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın zatının arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir.


Peygamberimiz Miraça sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.


Peygamberimiz kısa zamanda nasıl gidip geldi?
Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?"


Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn'dır.


Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?


Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir.


Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün, diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir.


İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Burak'a binerek şimşek gibi bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbiyle sohbet şerefine ermiş, Onun cemalini görmüş, emirlerini alıp dönüp gelmiştir.


Miraçın benzeri bir olay var mıdır?
Soru: "Peygamberimizin Miraça çıkması mümkündür. Fakat her mümkün gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?"


Miraçın çok örnekleri vardır:
Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.
Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.
İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit Miraçla kâinata arkasına alarak İlâhî huzura girebilir.
Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı Âlâya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor.
Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar.
Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.


Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün mü'minlerin imamı, bütün Cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Resul-i Ekrem Efendimizin bir anda Miraça çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir.


Miraçla gelen hediyeler


Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.


İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.


Mü'minler merak ediyorlar. “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık” derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.


Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.
Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.


Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.


Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, “Sen paşa oldun” dense ne kadar sevinir.
Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.)


Miraç Gecesi Namazı
Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. Kılınma zamanı yatsı namazı kılındıktan sonra, imsak vaktine kadar ki herhangi bir vakit olabilir. Bu oniki rekat namaz bittiği zaman selamdan sonra yüz defa :


“Sübhanallahi vel hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” duası okunur. 


Ardından da yüz kere istiğfar yapılır.


Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz
Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat namaz kılınır. 
Bu namazın;birinci rekatında Fatiha’ dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi, dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur.


Kaynaklar:
1. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 31. Söz 
2. Mübarek Aylar Günler ve Geceler
3. Üç Aylar İbadet Rehberi
 
Sorularla İslamiyet Ekibi